13 Şubat 2020 Perşembe
ILR
ILR*
Bu 3 harfin arkasında...
Tam 5 yıl var,
Gözyaşı, endişe, korku, durmadan hortlayan "acaba"lar var,
Değiştirilen vize kuralları yüzünden uğranılan mağduriyet var,
Mağdur da olsan vazgeçmemek var,
"Yoksa beceremeyecek miyiz" ve "Fena da gitmiyoruz ha" var,
Türkiye'de bıraktıklarına karşı özlem, vicdan azabı, suçluluk hisleri var,
Azim, inat, çalışkanlık, nerden geldiğini bilmediğin bir kuvvet var,
İçsel yolculuklarda alınmış uzun yollar var,
Kendi gücüne, becerine şaşırma var,
Bu yola beraber çıktığın eşin, çocuğun için şükür var,
Avukat ve muhasebecinle yaptığın (bazen sakin bazen gergin) 118 toplantı, 4 kavga, arada gidip gelen 2376 mail var,
Brexit belirsizliği var,
Karafatma gibi yeni koşullara adapte olma becerisi var,
Şikayet etmeyi kesip sonuç üretmeye çalışmak var,
Hayatta yapamam, beceremem dediğin şeyleri becerebilmiş olmanın haklı gururu var,
Bu süreçte hayatına giren ve hayatından çıkan insanlar var,
Sen kendine inancını kaybetmişken "Saçmalama, sen bunun da altından kalkarsın" diyen, sana senden çok güvenen sağlam kayalar var,
"Ben bittim" deyip devrilmeye başladığında sana omuz verip tekrar ayaklarının üstünde dikleştiren bir eş, bilmediğin yerden gelen sorularla test edilen bir evlilik var,
"Onlar için iyi bir şey mi yapıyoruz, yoksa büyük aileden uzak kaldıkları için ilerde bizi suçlayacaklar mı?" diye gözlerinin içine baktığım iki oğul var,
Kısa sürede alınmış bir sürü hayat dersi var,
Dün ILR'ımızı aldığımız için kutlamaya gelen dostlarımıza dediğim gibi "Ben eskiden "kötü gün dostu" olmaya inanırdım. O zamanlarki en yakın dostum düğünümden 2 gün önce seyahate gitmeye karar verip beni düğünümde yalnız bırakınca "iyi gün dostu" olmaya da inanmaya başladım." Iyi günümüzde de yanımızda olan kıymeti anlatılamaz dostlar var..
Şimdi kutlama var, şükür var, hak ettik duygusu var, suratta engellenemez bir sırıtış, adımlarda bir hafiflik var..
Darısı bu yolda mücadele edenlerin başına :)
*ILR: Indefinite Leave to Remain; Süresiz oturum hakkı
10 Ocak 2020 Cuma
Göçmen olmanın en boktan tarafı!
Anne olduğumdan beri "Annelik bitmeyen bir vicdan azabı hali" diyordum ki göçmenlik de aynı, hiç bitmeyen bir vicdan azabı ve sorgulama hali..
Önceki gece kayınvalidem arayıp "yarın sabah babanız ameliyat oluyor" deyince ilk şoku yaşadık. Babamız ameliyat olacak, biz orada olamayacağız, ameliyata girdiğini, ameliyattan çıktığını göremeyeceğiz, annemize, abimize destek olamayacağız diyen vicdan azabı gelip oturdu omzuma. Çok şükür ameliyat iyi geçti, herşey yolunda gitti, babam odaya geldi. Onun iyi olduğunu haber vermek için annemi aradım ve şu diyaloğu yaşadık:
"Anne, babam odaya gelmiş, ameliyat iyi geçmiş, her şey yolundaymış"
"Çok şükür, geçmiş olsun, bu akşam ziyaretine gideceğiz. Yarın sabah da ben ameliyat oluyorum!!!"
Şaka mı bu? Gerçekten bu acil durumlar ve ameliyatlar benim ülkeden çıkamayacağım zamanı mı bekliyor? Vize yenileme başvurumuzu yaptığımız için şu an ülkeden ayrılamıyoruz. Bundan 4 yıl önce de aynı şeyi yaşadık, bizim pasaportlar başvuru için Home Office'deyken annem kalçayı kırdı, ben üzülmeyeyim diye bana haber vermediler, şüpheli konuşmalarından bir terslik olduğunu anladım ve tam olarak ne olduğunu anlamadığım için kurdum durdum. Sonunda olanları ve bana haber vermediklerini öğrenince de çok kızdım ve bir daha benden saklamamaları için epeyce dır dır yaptım. Gerçi annemin yine de saklayacağını bildiğim için benden saklamama görevini kuzenime verdim. Sağolsun görevi layığıyla yerine getirdi. Annemi nasıl korkutmuşsa annem bana kendisi söylemek zorunda kaldı :)
Bugün annem ameliyattayken omzumda oturan vicdan azabı aldı sazı eline:
"Bak işte göçmemiş olsaydın şimdi annenin yanında olabilecektin"
"Ameliyattan çıkana kadar burda elinde telefonla beklemek yerine sevdiklerinle orda bekleyecektin, iki kelam edip birbirinize moral olacaktınız"
"Doktora merak ettiğin her şeyi sorabilecektin"
"Kadının iki çocuğu var ve sadece biri yanında, sen uzaktan bakıyorsun"
"Aile dediğin bu tip durumlarda bir arada olmak için, senin burda ne işin var"
"Bu gece annene hastanede sen refakat edecektin"
"Eve döndüğünde yemek yapacaktın, geçmiş olsuna gelenleri ağırlayacaktın"
"Çocuklarımın geleceği için göçtüm diyorsun, çocuklar böyle durumlarda anneanne/dedelerinin yanında olamıyor, değer mi?"
Konuştu da konuştu...Bu sorulara ne kadar akıllı, mantıklı cevaplar vermeye çalıştıysam da aklım değil duygularım galip geldi.
Sonunda annem ameliyattan çıktı, kendine geldi, doktor herşeyin normal olduğunu söyledi de rahat bir nefes aldık.
Göçmeye karar verdiğinizde bu tip durumların yaşanabileceğinin farkında olsanız bile başınıza gelince çok da soğukkanlı kalamayabiliyorsunuz.
İşte bu tip durumlar için hepinize sizden gerçekleri saklamayan bir kuzen, ameliyatta annenizin yanında olacak, sonrasında refakat edecek bir abi/abla (şu an benim için abimin eşi) ve size sakin kalmanız icin bol sabır dilerim.
Vicdan azabıyla baş etme yolu mu? Ben bulamadım, siz bulursanız bana da söyleyin..
Önceki gece kayınvalidem arayıp "yarın sabah babanız ameliyat oluyor" deyince ilk şoku yaşadık. Babamız ameliyat olacak, biz orada olamayacağız, ameliyata girdiğini, ameliyattan çıktığını göremeyeceğiz, annemize, abimize destek olamayacağız diyen vicdan azabı gelip oturdu omzuma. Çok şükür ameliyat iyi geçti, herşey yolunda gitti, babam odaya geldi. Onun iyi olduğunu haber vermek için annemi aradım ve şu diyaloğu yaşadık:
"Anne, babam odaya gelmiş, ameliyat iyi geçmiş, her şey yolundaymış"
"Çok şükür, geçmiş olsun, bu akşam ziyaretine gideceğiz. Yarın sabah da ben ameliyat oluyorum!!!"
Şaka mı bu? Gerçekten bu acil durumlar ve ameliyatlar benim ülkeden çıkamayacağım zamanı mı bekliyor? Vize yenileme başvurumuzu yaptığımız için şu an ülkeden ayrılamıyoruz. Bundan 4 yıl önce de aynı şeyi yaşadık, bizim pasaportlar başvuru için Home Office'deyken annem kalçayı kırdı, ben üzülmeyeyim diye bana haber vermediler, şüpheli konuşmalarından bir terslik olduğunu anladım ve tam olarak ne olduğunu anlamadığım için kurdum durdum. Sonunda olanları ve bana haber vermediklerini öğrenince de çok kızdım ve bir daha benden saklamamaları için epeyce dır dır yaptım. Gerçi annemin yine de saklayacağını bildiğim için benden saklamama görevini kuzenime verdim. Sağolsun görevi layığıyla yerine getirdi. Annemi nasıl korkutmuşsa annem bana kendisi söylemek zorunda kaldı :)
Bugün annem ameliyattayken omzumda oturan vicdan azabı aldı sazı eline:
"Bak işte göçmemiş olsaydın şimdi annenin yanında olabilecektin"
"Ameliyattan çıkana kadar burda elinde telefonla beklemek yerine sevdiklerinle orda bekleyecektin, iki kelam edip birbirinize moral olacaktınız"
"Doktora merak ettiğin her şeyi sorabilecektin"
"Kadının iki çocuğu var ve sadece biri yanında, sen uzaktan bakıyorsun"
"Aile dediğin bu tip durumlarda bir arada olmak için, senin burda ne işin var"
"Bu gece annene hastanede sen refakat edecektin"
"Eve döndüğünde yemek yapacaktın, geçmiş olsuna gelenleri ağırlayacaktın"
"Çocuklarımın geleceği için göçtüm diyorsun, çocuklar böyle durumlarda anneanne/dedelerinin yanında olamıyor, değer mi?"
Konuştu da konuştu...Bu sorulara ne kadar akıllı, mantıklı cevaplar vermeye çalıştıysam da aklım değil duygularım galip geldi.
Sonunda annem ameliyattan çıktı, kendine geldi, doktor herşeyin normal olduğunu söyledi de rahat bir nefes aldık.
Göçmeye karar verdiğinizde bu tip durumların yaşanabileceğinin farkında olsanız bile başınıza gelince çok da soğukkanlı kalamayabiliyorsunuz.
İşte bu tip durumlar için hepinize sizden gerçekleri saklamayan bir kuzen, ameliyatta annenizin yanında olacak, sonrasında refakat edecek bir abi/abla (şu an benim için abimin eşi) ve size sakin kalmanız icin bol sabır dilerim.
Vicdan azabıyla baş etme yolu mu? Ben bulamadım, siz bulursanız bana da söyleyin..
3 Ekim 2019 Perşembe
İngiltere'de acil servis!

İngiltere'de ilk acil servis deneyimimizi de yaşadık, vatana millete hayırlı olsun!
Bu vesileyle sizler için tıbbi İngilizce sözlüğü hazırladım, yazıyı okurken faydalanın da benim gibi saf saf "Kırık diil ya, kırık olsa broken derler" deyip rezil olmayın :D
GP: General Practice, mahalledeki doktor, aile hekimi dengi.
A&E: Accıdents and Emergency, ortalama bekleme süresi 3-4 saat olan, beklerken kendi kendinize iyileşmenizi uman her daim kalabalık servis. Allah düşürmesin servisi olarak da bilinir.
X-Ray: Röntgen (Bunu bilmiyorsanız dünyanın en sağlıklı insanı olabilirsiniz, tebrikler)
Nurse: Hemşire (Röntgene ilk bakıp yorumlayan ama doktor olmayan dolayısıyla da benim gibi tipleri çok da tatmin etmeyen kişi. Ayrica kulak yikayan, smear alan, aşı takibi de yapan kişi)
Fracture: Bir kemik parçasının anakaradan ayrılarak hafifçe uzaklaşması (Bildiğin kırık işte!, broken desene fracture neymiş!)
Plastic Surgery : Burda el ile ilgili durumlara bakan birim. (Plastik cerrahiyi duyunca ameliyatlık bir durum mu var diye betim benzim atmış olsa da bu ülkedeki normal prosedürmüş)
Consultant: Çok hasta gören tecrübeli ve konusunun uzmanı doktor, servis şefi. (NHS'te çalışan doktor bir arkadaşımdan öğrendiğime göre bizdeki profesöre denkmiş)
Splint: Alçı, atel
Hand therapist: El terapisti, parmağı alçıya alan ve devam kontrollerini yapan kişi ( Bir nevi doktor olduğunu umuyorum)
Follow-up appointment: Kontrol randevusu (Parmak kırıldıktan 5 gün sonraya anca verilen randevu)
Geçen hafta Demir okuldan baş parmağı şişmiş olarak geldi. Beden dersinde basket oynarken top sert gelmiş, parmağı ters dönmüş. Morluk, şişlik ve ağrıyı görünce bir doktor görsün istedim ama durum acil servislik mi emin olamadım.
Önce GPmize gittik, neyse ki yarım saat sonraya randevu verdiler. Parmağı gören doktor "fracture mu yoksa tendon ile ilgili birşey mi emin değilim" deyip bizi röntgen için başka bir hastaneye gönderdi.
O hastanedeki nurse röntgeni görüp fracture deyince , Demir hayırlı olsun, parmağını çatlatmışsın dedim. Çünkü kırık olsa break der broken der , ne bileyim bunlara benzer birşey der. Kelimeyi bilmiyorsan mevzuya en yakın konuya bağla, al sana Fracture= Çatlak! Değilmiş! Röntgeni görünce İngilizcem yerine oturdu. Fracture baya baya kırıkmış, meğer Demir'in parmağı kırılmış! Ve hatta acil serviste plastik cerrahin görmesi gerekiyormuş!
Kırık olduğunu anladığım anın şokunu atlatamadan bir de cerrahi lafları geçmeye başlayınca soğukkanlı kalmaya çalışan ben inceden paniklemeye başladım. Üst üste bilmediğim yerden geliyordu, İngilizce kelimeler beynimde yerini bulamıyordu! Nurse başka bir hastanenin acil servisini arayıp ulaşamayınca parmağı bandaja aldı elini de kalp hizasının üstüne getirerek sardı ve bize "Eve gidin, ben hastaneye ulaşınca size haber vereceğim ama büyük ihtimal yarın çağırılar"dedi.
Tıpış tıpış eve geldik, yarım saat sonra telefon geldi ve hastaneye hemen gitmemizi, gidişimizden hastanenin haberi olduğu için beklemeden hemen resepsiyona gitmemizi söyledi. Söylenenleri aynen yaptık, 2 saat beklemenin sonunda "ben plastik ekibindenim" diyen ama bana plastik departmanının stajeri/fotokopi çekeni/çay getireni izlenimi veren tıfıl bir çocuk parmağa baktı (gözüyle!) yalandan dokundu, röntgene baktı, atel takıp "Şimdi gidin, bu hafta içinde sizi arayıp follow-up appointment verecekler"dedi. Ateli çıkarırsak tekrar takarken kullanalım diye bir rulo bant verdi, ilaç dedim, ağrı olursa parasetamol ver dedi ve ilac / reçete vermeden bizi gönderdi.
Ertesi gün hastaneden arayıp 5 gün sonraya Consultant'tan randevu verdiler. Gittik. Doktor baktı, 4 hafta splintte kalacak, hand therapist splinti yapacak, beni bir daha görmezsiniz ama hand therapist tekrar çağırabilir dedi. Hand therapist plastik bir malzemeden alçıyı yaptı. Demir'in en eğlendiği kısım bu oldu çünkü alçının rengini,desenini, kullanılacak bantları kendi seçti. Alçımın tasarımını kendim yaptım diye çok mutlu oldu :) Şu an parmak alçıda, bir sonraki randevu 2 hafta sonra hand therapist ile, iyileşsin diye bekliyoruz.
Bu kıyaslamayı yapmak istemiyorum ama kendimi de tutamıyorum. Eğer bu kırık biz Türkiye'deyken olsaydı Acıbadem'in aciline gidip röntgenini, alçısını hemen yaptırıp konu ile ilgili uzman ve iyi bir doktoru görüp çıkmıştık, Hatta ertesi gün morluk artınca telefon edip ulaşabileceğim bir doktor numarası da vermişlerdi. Biliyorum Türkiye'deki özel, burdaki devlet, karşılaştırmayı eşit koşullarda yapmıyorum ama bir parmak kırığı için 5 gün beklemeyi de anlayamıyorum.
Ilk acil servis deneyimimizi bu kadarla atlattigimiz ve daha fazla Ingilizce saglik terimi öğrenmek zorunda kalmadigim icin sukretsem de burdaki saglik sistemine iki cift sozum var:
Bak Ingiliz sağlık sistemi, şimdi sana durumunu basit bir grafikle anlatayım, sen de kendine bir çeki düzen ver! Hadi canım!
25 Eylül 2019 Çarşamba
Börtü, böcek, örümcek..
Tanıştırayım, bu bizim bahçenin yeni sakini Selahattin.
Selahattin her yıl Eylül gibi bütün aşiretini toplar gelir bizim bahçeye yerleşir. Pek de teklifsiz bir arkadaş, hiç sormaz, müsait miyiz, örümcekten korkar mıyız. Gelir yerleşir, başlar devasa ağlarını örüp kısmetini beklemeye. Selahattin bizim bahçeye tezgahı kurunca biz içeri çekiliriz. Özellikle ben. Neden? Çünkü araknafobiğim, Gerçi buraya gelip Selahattin ve avanesiyle tanıştığımdan beri araknafobiam bile yalama oldu. Eskiden örümcek görünce aksi tarafa kaçan ben Selahattin ve türevlerini görünce ceketimi ilikleyip selam verip öyle geçiyorum yanından. Hatta bakın bu kadar yaklaşıp resmini bile çekebildim (Tamam tamam kameranın zoom unu da kullandım biraz)
İngiltere'ye taşındığımızdan beri bir sürü böcekle tanıştık. Türkiye'deyken adını bildiğimiz ama hiç karşılaşmadığımız sıçan, tahtakurusu, bit.. Allah kimseyi bunlarla sınamasın kardeş, bizi sınadı, hiç eğlenceli değil!
Bit burda çok sıradan, bitlenmemek garip karşılanıyor nerdeyse. Okuldan her dönem en az bir kez "okulda bitli çocuk var, siz de koruyucu kullanın" diye uyarı mektupları geliyor. Biz ilk tecrübemizi çok acı bir şekilde yaşadığımız için artık çok tedbirliyiz. Birkaç yıl önce Demir kafasını kaşımaya başladı. Bit o kadar aklıma gelmiyor ki, herhalde şampuan alerji yaptı deyip şampuanı değiştirdim. Pek bir fark olmadı ama ben yine uyanamadım. Çocuk bir gün banyodan çıkıp saçı hala ıslakken kafasını kaşıyınca huylu kocam "Gizem bu bitlenmiş olmasın" dedi. Olmasın tabi! Kafasında beyaz miniminicik birşey buldum ama o kadar tanımıyorum ki, resmini çekip anneme gönderdim. Annem de büyük ihtimalle o sirke deyince kendimi en yakın Boots'a attım. Adamlar bit konusunda o kadar gelişmiş(!) ki koca bir reyon 40 çeşit bit şampuanı, ilacı, tarağı, solüsyonu, koruyucusu doluydu. Normalde bit şampuanı haftada bir kullanılırmış. Gözüm dönüp 3 farklı ürünü çocuğun kafasına 3 gün üst üste uyguladım. Neyse ki kafa derisi yanmadan atlattık. Şimdi okuldan her uyarı geldiğinde basıyorum lavanta yağını, bit mit görmüyoruz.
Fare ve sıçan da Londra'da sık görülen hayvan kardeşlerimiz. Metro raylarındaki minik farelerden bir şikayetim yok ama iki yan evde yaşayan komşum bir gün kapımı çalıp "Bahçe kapısını sakın açık tutma, bizim bahçede sıçan var diye ilaçlama yaptırdık, ilaçlamacı, sıçan zehiri görüp yan evlere kaçabilir dedi,o yüzden seni uyarmaya geldim" deyince eyvah dedim. Adam fotoğrafını çekmiş, sıçan demek hafif kalır, bence o Abdurrezzak! Hayvanın parmakları sayabileceğim kadar büyüktü.
Tahtakurusu başka bir hikaye. Allah düşmanımın başına vermesin cinsinden! Ölmüyor arkadaş. Geçen yıl yaz tatili dönüşü eve dönünce tanıştık kendileriyle. Bunlara seyahat böceği denirmiş ve en çok valize tutunup gelirlermiş. İlaçlamacının ilk sorusu "Size valizle gelen oldu mu"ydu. Oldu tabi, misafir geldi yazdan önce. Yazın da ev kapalı kalınca bu arkadaşlar habitatını kurmuş. İlaçlama korkunç pahalı ve yüzde yüz garantili değil. Eşyaları atıp düzenli ilaçlamayla kurtulabildik ama baya travmatik bir süreçti. İlaçlamacının dediğine göre özellikle yaşlı İngilizler çok da takılmıyormuş tahtakurusuna, altı üstü ısırıyor ne olacak diyorlarmış.
Zaten bence İngilizler bizden daha hayvansever! Burdaki bir arkadaşımın örümcek fobisi benimkinden beter. Bahçeyi örümcekler istila edince ev sahibine ilaçlamacı sorma gafletinde bulundu. Ev sahibi "Onlar sadece örümcek, korkma sana birşey yapmazlar, soğukkanlı bir katil gibi örümcekleri katletmeni onaylamıyorum" gibi laflar etmiş. Beddua etmek huyum değildir ama "Eyyy evsahibi, Allah seni örümceklerle sınasın" demek geliyor içimden. Fobi kardeşim bu, mantıklı bir açıklama mı bekliyorsun! Ayrıca bizim alışık olduğumuz Türk tipi ev örümceği, burdakiler kara kıllı bişeyler!
Bu arada bizim kültürümüzde kötü / pis şeyler pek söylenmez, Türkler bitlenmez (!) ama valla burda bitlenmek de böceklenmek de olası. Çok da şey etmemek lazim :D
P.S. Neden Selahattin derseniz, kendisi o kadar büyük ki şöyle ağız dolduran oturaklı bir isim daha uygun olurdu. Mesela ön bahçemizde daha küçüğü, daha samimi ve sempatik görünümlüsü var, onun adı Rıfkı. Önünde ceket iliklemeden "Rıfkı naber ya" deyip geçiyorum.
P.S.2 İsmi Abdurrezzak, Selahattin ya da Rıfkı olan okuyucu varsa, valla isimleri kötü niyetle kullanmadım, nolur alınmayın.
5 Eylül 2019 Perşembe
Tatil sonrası depresyonuna girenler burda mı?
Uzun Türkiye tatilinden dönüp ruh hali eşekten düşmüş karpuza dönen sevgili göçmen, merak etme, yalnız değilsin.
Türkiye'nin bütün nimetlerini yaşadın, en güzel denizlerine girdin, en güzel yemeklerini yedin. Tatilin kısacık bile olsa 3 manikür pedikür, 2 kuaför, 5 doktor randevusu ayarladın. En sevdiğin sanatçıların konserleri tam da senin tatilde olduğun beldeye denk geldi, gittin, çok eğlendin. Bütün arkadaşların sana uyacak şekilde program yaptı, kimisiyle uzun zamandır adını duyup bir türlü gidemediğin en şık ve yeni mekanlara gittin, kimisiyle 2-3 günlük tatil kaçamakları yapıp muhabbetin ve alkolün dibine vurdun. Ailenle bol bol zaman geçirdin. Çocukları annelere bırakıp kaçtın. Biraz yalnız zaman geçirip kafanı boşalttın, geçen kışın muhasebesini yaptın, önümüzdeki aylar için planlar yaptın. Bazen hiç konuşmadan sevdiklerinle saatler geçirdin. Bazen de bütün kışın hıncını alırcasına konuşmaktan sesin kısıldı. Buluştuğun herkesin anlattıklarını dinlerken kafan karıştı, "bunu bana kim anlatmıştı" demeye başladın."Zaten vaktim az" deyip heryere taksiyle gittin, yaşadığın ülkenin kuruna çevirip "Ay valla 3 kuruş" dedin. En sevdiğin markaların indirim dönemine denk geldin, alışverişin gözüne vurdun. İlla ki züccaciye ve ev tekstili satan mağazaları gezdin, "Valla bizim oralarda böyle güzel tabak, bardak, havlu yapmıyorlar" dedin. Oturdun deniz kenarında bir restoranda, taze balık ve rakının keyfini çıkardın.Yediğin yemeklerden vicdan azabı duymadın, kalorileri saymadın, büyüyen göbeğe, artan selülite takılmadın.
Yalnız bu rüya hayatı yaşarken bir şeyi unuttun: İşte bunlar hep tatil, hep illüzyon! Her daim Türkiye'de yaşasan böyle olmayacak. Trafiği ve pahalılığı seni boğacak. İşteki kaos, manyak müdür, alınamayan zam seni deli edecek. Arkadaşların her zaman çok müsait olamayacak, onlar da kendi çoluk çocuklarının, hayatlarının akışına dalacak. Çocukların okulu, toplantısı, öğretmenleri, velilerin çılgın whatsapp grupları, bir ev fiyatındaki yıllık okul ücretleri seni senden alacak. Yoğunluktan manikür, kuaför yalan olacak, dip boyan gelecek, tırnaklar zar zor oje görecek. O balıklar hep taze olmayacak, kalamarlar kilo aldıracak !
Haklısın, dönüş yaklaştıkça içini bir sıkıntı bastı, geri dönme fikri zor geldi. Türkiye'de sıfır sorumlulukla yaşarken geri dönüp yüklerini tekrar omuzlamak, çocuklar, ev, iş üçgeninde koşturmak ve böyle bir tatil için bir yıl bekleyecek olmak hiç işine gelmedi. Ya "böyle bir tatile upuzun bir yıl var" deyip bunalıma gireceksin ya da "sevdiğim şeyleri beklemek ve hayal etmek çok zevkli olduğuna göre bir sonraki tatil için geri sayıma başlayabilirim" diye kendini motive edeceksin. Ben ikinciyi seçtim, geri saymaya ve önümüzdeki yaz tatilini planlayıp hayal kurmaya başladım bile :) Sana da tavsiye ederim.
Şimdi bakış açını değiştirdiysen silkin ve kendine gel, ruh halini topla, geri saymaya başla, bu arada da sağ kalçandaki 8.gamzeni yok etmek için koşuya başla.
Hadi bakayım!
Etiketler:
ankaraanlasmasi,
gocmentatili,
gurbet,
ikicocuklagocmek,
ingiltere,
ingilteredeyasamak,
londra,
tatil,
tatilsonrasidepresyon,
turkiye,
turkiyedeyaztatili,
turkiyetatili,
turkiyeye donmek
11 Temmuz 2019 Perşembe
Hamburger ve Cola mı, döner ve ayran mı?

11 aydan sonra Türkiye'ye gitme vakti yaklaşmışken benim için tabi ki döner ve ayran ve hatta;
Rakı - balık
Girit ezme
Çiğköfte
Midye dolma
Türk kahvaltısı
Her çeşit anne yemeği
Kebap
Rakı - balık
Yeşil zeytin
İçli köfte
Çiğ börek
Taze fındık
Kalamar tava
Rakı - balık
Çöp şiş
Karides söğüş
Patlıcan salatası
Sakşuka
Rakı - balık
İncir
Simit
Kokoreç
Cağ kebap
Buzlu badem
Tulumba tatlısı
Rakı - balık
Lokma
Rakılık Ezine peyniri
Zeytinyağlı barbunya
Midye tava
Tatile Türkiye'ye giden sevgili okuyucu, selametle ve afiyetle.. Bunları yemeden, kilosuna 3-5 kilo eklemeden dönen bizden değildir ! Yazdan sonra görüşmek üzere..
P.S.: Rakı - balık demiş miydim? :)
16 Haziran 2019 Pazar
Kendi ülkemde asla göremeyeceğim aktiviteler!
Buraya geldiğimden beri duyduğum ama gözümle görmediğim için bir türlü idrak edemediğim iki organizasyon vardı ki bu yıl azmettim, ikisini de gördüm. Bir sorun neden gördüm. Hep sizlere burdaki hayatla ilgili fikir versin diye, yoksa benim zerre kadar merak etmişliğim, inanamamışlığım yoktu :P
Organizasyonlardan biri olan "No Trousers" 13 Ocak'ta gerçekleşti. Amerikan kökenli bu organizasyon için insanlar Trafalgar Square'de (giyinik bir şekilde) toplandı ve yürüyerek Piccadilly'e yürüyüp metroya indi. Biz de ailece kalabalıkta yerimizi aldık. Bir ara Demir "Anne ne işimiz var burda, biz soyunmak zorunda değiliz dimi? " diye beni yedi ama sorumlu haberci Cevat Kelle edasıyla yoluma devam ettim. Bütün kalabalık ilk gelen metroya bindi, biz de peşlerinden.. Gruptan birkaç kişiyle aynı kompartmanda olmamıza rağmen kimse soyunmadı, biz de aktivite herhalde daha sonra başlayacak dedik. Gruptakiler ilk durakta inince biz de peşlerinden indik. İndiğimiz gibi de bir sürü külotlu insanla karşılaştık. Meğer aktivitenin lideri yan kompartmanda kalmış, onlar orda soyunmuş, biz aktivitenin başlangıcını kaçırmışız. Önümüzden farklı millet, ırk ve renkte külotlu insanlar geçerken anlatılanların gerçek olduğunu kendi gözümle görmüş oldum. Aktivitenin tek amacı eğlenmekti ve külotlular baya eğleniyordu. Biz de şapşal şapşal "Valla soyundular" diye hayretle bakıyorduk. Bence o sırada en şaşkın olan, göz hizasındaki onlarca değişik renk ve desenli külot ile Çınar'dı. Olsun ya bir daha nerde görecekti :D

İlk dozu aldığımıza göre ikincisine geçebilirdik! Bu seferki geçen haftasonu gerçekleşti ve daha radikaldi. "Naked Bike Run"!
Amaç trafikte bisiklet kullananların yaşadığı tehlikelere dikkat çekmekti. Çoğu, çıplak vücuduna "Beni şimdi görebiliyor musun!" yazmıştı. Londra'nın farklı noktalarında toplanıp bisiklet sürerek Hyde Park'ta buluştular. Biz nisbeten küçük bir toplanma noktasına gitmemize rağmen hatırı sayılır bir çıplak grubu vardı. Kadını, erkeği, beyazı, zencisi, genci, yaşlısı, o kadar farklı insanı çıplak görmek bünyede ince bir şok yarattı tabi. Öte yandan hayatta cesaret edip de yapamayacağım bir şeyi bu kadar rahatça yapabilmelerine saygı duydum. Sonuçta bir amaçları vardı ve ister beğenin ister beğenmeyin, ister alkışlayın ister kınayın, o amaç için çok radikal bir hareket yapıyorlardı. Bunu yaparken de vücutlarını, şekillerini ve şekilsizliklerini kabul ediyorlardı. Onca seyircinin önünde (kesinlikle moda dergilerinden çıkmamış vücutlarıyla :D) gayet rahat salınıyorlardı. Bu kısmı bence bir alkışı daha hak ediyordu.
Bağzı (!) konularda kültürümüz (!), görgümüz (!) artmış, çeşitli konuları (!) sorgulayarak alandan ayrıldık!
Hayır yani Türkiye'de Oxford vardı da biz mi gitmedik, Naked Bike Run vardı da biz mi görmedik!
Organizasyonlardan biri olan "No Trousers" 13 Ocak'ta gerçekleşti. Amerikan kökenli bu organizasyon için insanlar Trafalgar Square'de (giyinik bir şekilde) toplandı ve yürüyerek Piccadilly'e yürüyüp metroya indi. Biz de ailece kalabalıkta yerimizi aldık. Bir ara Demir "Anne ne işimiz var burda, biz soyunmak zorunda değiliz dimi? " diye beni yedi ama sorumlu haberci Cevat Kelle edasıyla yoluma devam ettim. Bütün kalabalık ilk gelen metroya bindi, biz de peşlerinden.. Gruptan birkaç kişiyle aynı kompartmanda olmamıza rağmen kimse soyunmadı, biz de aktivite herhalde daha sonra başlayacak dedik. Gruptakiler ilk durakta inince biz de peşlerinden indik. İndiğimiz gibi de bir sürü külotlu insanla karşılaştık. Meğer aktivitenin lideri yan kompartmanda kalmış, onlar orda soyunmuş, biz aktivitenin başlangıcını kaçırmışız. Önümüzden farklı millet, ırk ve renkte külotlu insanlar geçerken anlatılanların gerçek olduğunu kendi gözümle görmüş oldum. Aktivitenin tek amacı eğlenmekti ve külotlular baya eğleniyordu. Biz de şapşal şapşal "Valla soyundular" diye hayretle bakıyorduk. Bence o sırada en şaşkın olan, göz hizasındaki onlarca değişik renk ve desenli külot ile Çınar'dı. Olsun ya bir daha nerde görecekti :D

İlk dozu aldığımıza göre ikincisine geçebilirdik! Bu seferki geçen haftasonu gerçekleşti ve daha radikaldi. "Naked Bike Run"!
Amaç trafikte bisiklet kullananların yaşadığı tehlikelere dikkat çekmekti. Çoğu, çıplak vücuduna "Beni şimdi görebiliyor musun!" yazmıştı. Londra'nın farklı noktalarında toplanıp bisiklet sürerek Hyde Park'ta buluştular. Biz nisbeten küçük bir toplanma noktasına gitmemize rağmen hatırı sayılır bir çıplak grubu vardı. Kadını, erkeği, beyazı, zencisi, genci, yaşlısı, o kadar farklı insanı çıplak görmek bünyede ince bir şok yarattı tabi. Öte yandan hayatta cesaret edip de yapamayacağım bir şeyi bu kadar rahatça yapabilmelerine saygı duydum. Sonuçta bir amaçları vardı ve ister beğenin ister beğenmeyin, ister alkışlayın ister kınayın, o amaç için çok radikal bir hareket yapıyorlardı. Bunu yaparken de vücutlarını, şekillerini ve şekilsizliklerini kabul ediyorlardı. Onca seyircinin önünde (kesinlikle moda dergilerinden çıkmamış vücutlarıyla :D) gayet rahat salınıyorlardı. Bu kısmı bence bir alkışı daha hak ediyordu.
Bağzı (!) konularda kültürümüz (!), görgümüz (!) artmış, çeşitli konuları (!) sorgulayarak alandan ayrıldık!
Hayır yani Türkiye'de Oxford vardı da biz mi gitmedik, Naked Bike Run vardı da biz mi görmedik!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




