1 Şubat 2021 Pazartesi

Corona etkisi lililililili :)

Tat ve koku kaybı


Yüksek ateş


Vücutta ağrı


Dayak yemiş gibi hissetmek


ZEKA GERİLEMESİ, BEYİN KÜÇÜLMESİ




Bu son madde Corona geçirenlerin değil ama benim birebir yaşadığım Corona etkisi. Valla kendimi salaklaşmış, beynimi küçülmüş, algımı daralmış hissediyorum. Herşeyi unutuyorum, dikkatimi toplayamıyorum. Jetonum hep geç düşüyor. Aptal sarışın tanımlamasına hep çok uyuz olurken şu an vücut bulmuş haliyim yeminle. Bu aç kapa aç kapa Artema'ya dönen lockdownlar ne ruh sağlığı bıraktı, ne akıl sağlığı. Kendi kendimden sıkılıyorum. Hani uyanmadan hemen önce uyanmaya başladığını anladığın birkaç saniye var ya, hani sistemin şalterleri tek tek açtığı zaman dilimi. Onu hissettiğim an "Şşşştt" diyorum, "Uyu uyu, uyansan da dün ile aynı güne uyanacaksın, yataktan kalkıp da ne yapacaksın, bugünü yaşamak için nasıl bir motivasyonun var ki, dolan yorgana uyu uyuyabildiğin kadar". Belki bir uyanırsın herşey bitmiş, Corona geçmiş, sosyalleşmeye izin çıkmış. Uyuyamadığım zaman yorganı daha da sıkı doluyorum kendime, beynime kan gitmezse ya da nefes alamazsam bayılıp tekrar uykuya bağlayabilirim belki :)


Sosyal (hatta belki biraz fazla sosyal) bir hayvan olduğumu biliyordum da sosyalleşememenin beynim üzerinde bu kadar etkili olacağını düşünmüyordum. O gün özel olarak kimseyle buluşmasam bile çocukları okula bıraktığımda bir veliye günaydın demek, başka bir velinin o gün taktığı atkının rengini fark etmek, okul yolundaki ağacın yapraklarını döktüğünü ya da tomurcuklandığını görmek, yol üstündeki dükkanların vitrinine bakmak bile beynimize ne çok uyaran gönderiyormuş meğer. Ya da o sabahın köründe kalkıp soğuk havada çocukları okula götürmek için yapılan yürüyüş nasıl önemli bir hareketmiş. Corona yüzünden beynimdeki nöron yolları azaldıkça ve kısaldıkça sanki önceden kafamın içi samanyoluymuş da ışıkları söndüre söndüre sadece 3-5 zayıf ışık kalmış gibi hissediyorum. Sanki bu bir sosyal deney, biz de denekleriz. Bakalım insan türü ilişki kuramamaya daha ne kadar dayanacak, ilk turu az kayıpla geçti, ikinci turda nasıl tepki gösterecek, ne zaman ayarları bozulacak, kafasına huniyi ne zaman takacak, kendi kendine konuşmaya kaçıncı günün sonunda başlayacak, üstünden çıkarmadığı eşofman/tayt ne zaman ikinci derisi haline gelecek... Bunlar önemli konular,bence İsveçli bilim adamları şu an bunun üstünde çalışmalı.


Özellikle eşofman ve lohusa topuzu çok önemli mesela. Geçen gün bizim avukata evrak götürmem gerekti, Allahım nasıl heyecanlandım. En önemli sorunsal, götüreceğim evrakları toparlamak değil o gün ne giyeceğim! Yarım saat düşünüp kot giymeye karar verdim. (Hee kot, şu mavi ve sert olan) Gerçi kendimi az daha kaybetmiş olsam tuvalet de giyebilirdim ama hala bir nebze aklıselim kalmış çok şükür. (Bir de hunimle aynı renk elbisem yoktu)


Yarım saat süren karar aşamasını geçtikten sonra daha zorlu ikinci süreç başladı: Dolabın içinde kot pantolonu bulmak! Sanmayın ki 32 kapaklı gardrobum ve 375 kıyafetim var. Artık ne kadar zamandır giymediysem ve kotu dolabın hangi dibine soktuysam 15 dakika sonra bulabildim kendisini.


Giyinme kısmını hallettikten sonra sıra "insan içine çıkacağımdan kendime birazcık çekidüzen verme" aşamasına geldi. Makyaj malzemelerim varmış benim, hatırlamıyormuşum. Normalde pek makyaj yapmazdım ama renkli renkli malzemeleri görünce yeni oyuncak bulmuş çocuk gibi sevindim. Yüzyıllık hasret bitmişçesine ne bulduysam sürdüm. Gerçi sürdüm de ne oldu, hepsi makseye bulaştı, Suratımın sureti maskeme patates baskı oldu resmen! Olsun ama maskemin deseni ile kafamdaki huninin rengi uyumlu, bence en önemlisi o..Zaten avukatım da onu dedi, "Bu huni seni zayıf göstermiş, hep bunu tak" dedi, "bundan sıkılırsan çizgili ve puantiyelilerinden dene" :) Haaa bi de dedi ki "Şimdi git, Corona bitince gel, gelmeden önce de 176 ay kadar antidepresan almayı unutma " dedi :P

Gerçi kocam "Avukat öyle dememistir, senin kafan gidip gelmiştir yine" dedi ama kafasındaki metal dandik huniyle onu dikkate alamayacağım!





P.S: yIGIT oZGUR, BENDEN izinSIZ RESMimi kullanmissin, bu SEFErlik TELiF ISTEMEM, BI DAHAKI Sefer huniyle odersin!



21 Ocak 2021 Perşembe

Time flies




Bu İngilizlerin pek sevdiği bir laf  var "Time flies". E doğru, haksız mı adamlar, zaman uçup gitmiyor mu, biz ne olduğunu anlayana kadar çocuklar büyümüyor mu, saçlar beyazlamıyor, yüzler kırışmıyor mu?

Bugün buraya taşınmamızın 6.yıldönümü. Büyük oğlumun toplam hayatının yarısını burda geçirmiş olmasına az kaldı, küçük oğlum burada büyüdü. Buraya geldiğinde bırakın Türkçe konuşmayı 15 aylık bir bebek olarak daha hiç konuşamazken şu an 7 yaşında, hem İngilizcesi hem Türkçesiyle beni şaşırtıp duruyor. (Daha bugün bana ve eşimin 3 safkan İngiliz iş arkadaşına "zar" kelimesinin İngilizcesini öğretti adam! Ben bunca yıldır zarın İngilizcesini dice zannederken meğer o çoğuluymuş ve zarlar demekmiş de zarın İngilizcesi "die" mış. Hadi ben yanlış biliyorum da koca koca İngiliz adamların yanlış bilmesi beni bir şaşırtmadı değil!)

Facebook 2 gün önce bir anı hatırlattı, 6 yıl önce bizim için en yakın arkadaşlarımızın düzenlediği veda yemeği.. O yemek sırasında hissettiklerim düştü aklıma birden, "Bir daha ne zaman görebileceğim, yine böyle hep beraber olabilecek miyiz, ilişkilerimiz biz gidince nasıl olacak, gözden ırak olanlar gönülden de ırak olacak mı.." O gün bunlar aklımdan geçerken midemin nasıl burulduğunu, düğümlenen boğazımı ve ıslanan gözlerimi geniş bir gülümsemenin arkasına sakladığımı ve vedalaşma faslında hüzünlenen arkadaşlarımıza sanki herşey normal de onlar abartıyormuş gibi "Ya sanki ölmeye gidiyoruz, bu ne hüzün, en kötü yazın burdayız" dediğimi dün gibi hatırlıyorum.

Burda durup geriye bakınca 6 yıllık mücadele, keyifli anlar, yeni deneyimler, cesaret edebilmişlik, zorluklar, anlamaya çalışmalar, alışık olduğun kalıpların dışına çıkmaya çalışmalar, birşeyin altından kalktığında hissettiğin tatmin, çok zor bir konuyla karşılaşınca altında ezildiğin yorgunluk, bazen omuzlarına binen çaresizlik, mutsuzluk, bezginlik, ben neden burdayım, gerek var mı, değer mi... hepsi birden önüne dökülüyor.

Ne günler yaşandı, o köprülerin altından ne sular aktı, kalanlar ve gidenler ne fırtınalar yaşadı. Evlenen, sevdiğini toprağa veren, eşinden ayrılan, artık hayatımızda olmayan.. Biz uzaktan baktık, nikahlara görüntülü görüşmelerle katıldık, acısı olanlara ancak telefonla destek verebildik.. Gördük ki "gerçek" olanlarla ilişki devam ediyor. "gerçek" olmayanlarla bu süreçte yollar ayrılıyor. Mesela biz buraya geldikten sonra kopmadığımız 2 gerçek arkadaşımız Malezya'ya taşındı, en son iki yıl önce sarılabildim ikisine de ama hala varlar, hala hayatımızdalar.


Sevgili Yeni göçenler, göçmek iyi mi kötü mü diye soranlar,

Bence göçmeyi iyi/kötü diye tanımlamaktansa edineceğiniz tecrübelere, size katacağı genişleyen bakış açılarına, toleransınızın artmasına, kendi kabuğunuzdan çıktığınızda keşfedeceğiniz gücünüze, hayatta tek bir doğrunun olmadığına, bir sorunun farklı şekilllerde çözülebildiğine, hayatın siyah ve beyaz değil booool  booollll grilerden oluştuğuna ve bu grilerin sizi öldürmeyeceğine, adaptasyon gücünüz ne kadar çoksa o kadar az acı çekeceğinize, fikrinizi değiştirebilme lüksüne, bazen mecburiyetten esnemek zorunda kalmaya ve sonuçların korkunç olmadığını görmeye odaklanın.

Hele bir de bu yolculukta yanınızda doğru eş/ çocuk/ arkadaş kombinasyonu varsa arkanıza yaslanıp kendinize bir çay koyun, bir sırtınızı patpatlayıp "Aferin bana ve cesaretime" deyin.

Darısı vatandaşlığı almaya  :)

12 Kasım 2020 Perşembe

Kafası Karışık Bir Göçmen Çocuk Anası

 Kafası karışık olan göçmen çocuk değil, anası.


Geçen gün Çınar eve geldi ve "Anne bana yarın için poppy lazım" dedi.

Poppy yani yakaya takılan kırmızı gelinciğin amacı aslında 1.Dünya Savaşı'nda ölen askerleri anmak. 11 Kasım 1918'de 1.Dünya Savaşı'nın bitmesiyle 11 Kasım "Remembrance Day" ilan edilmiş. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı'nda ölen askerler ve girilen diğer savaşlarda hayatını kaybeden askerleri de düşünerek İngilizler, bugünkü hayatımızı ve demokrasimizi borçlu olduğumuz tüm askerler diyerek her 11 Kasım'da saat 11:11'de iki dakikalık saygı duruşunda bulunuyorlar, anıtlara gelincikten çelenkler bırakıyorlar. Okullar da çocuklara bunu hatırlatarak poppynizi takmayı unutmayın diyor. E benim oğlan görev adamı, öğretmeni tak demiş, çocuk takmak istiyor. Gel de anlat bakalım şimdi!


Uzun bir yutkunma, milisaniyede beyinden geçen onlarca düşünce, 7 yaşındaki çocuğa bunu nasıl uygun bir dille anlatsam ama en çok da aslında ben bu konuda nasıl hissediyorum soruları...Cevap vermeden önce iyi düşünmem lazım. Bir yandan yaşadığı ülkenin kültürüne saygı göstermeli öte yandan kendi değerlerinden çok kopmamalı. Ülkelerin tarihleri, geçmişlerinde yaptıkları hakkında yaşına uygun bilgiye sahip olmalı. Geçmişte olanlar bugüne ırkçılık, öfke, nefret olarak yansımamalı... O kadar kısa sürede bu zor konunun altından kalkamadım ve  aramızda şöyle saçma bir diyalog geçti:


Ben: Senin poppy takman gerekmiyor.

Çınar: Hayır takmam gerek, öğretmen tak dedi.

Ben: Zaten bizde poppy yok.

Çınar: Yapalım o zaman.

Ben: Çınar poppy yapacak malzememiz de yok hem senin poppy takman gerekmiyor.

Çınar: Of anne ya anlamıyorsun!!


Anlıyorum yavrum da sana nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Zaten bugün 10 Kasım, zaten üzgünüm, zaten vicdan azaplıyım, zaten içim acıyor, zaten sabah erkenden Atatürk için saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nı söylerken yine kendimi tutamayıp ağlamaya başlamışım, zaten sen de abin de "Anne yine mi saygı duruşunda ağlıyorsun, sen neden bunu her yaptığımızda bu kadar çok ağlıyorsun" demiş, zaten akşama kadar berbat bir ruh haliyle geçmiş, şimdi sen gelmiş bana poppy takayım diyorsun. Ben sana desem ki "Atatürk'ün savaştığı askerler için poppy takılıyor" buna nasıl tepki vereceksin? O zamanın koşullarında yaşananları senin anlayacağın şekilde nasıl anlatacağım. İlla poppy takacaksan dünyanın her yerinde savaşlarda ölen tüm ölen askerler için tak desem anlamsız mı gelir acaba sana.. Senin aklını, kalbini kirletmeden, kendi düşüncemi, hissimi empoze etmeden nasıl çıkacağım ben bu durumdan?


Ertesi sabah okula giderken Çınar: Anne ben öğretmene "Annem poppy takmana gerek yok" dedi diye takmadım diyeceğim.

Ben: Nasıl istersen oğlum.

Çınar: Hala neden takmadığımı anlamadım.

Ben: Bizim geleneğimiz yakaya poppy takmak degil. Biz ölmüş askerlerimize teşekkür etmek için saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşı söylüyoruz.

Çınar: Dün Atatürk için yaptığımız gibi.

Ben: Evet.

Çınar: Anne Atatürk 1.Dünya Savaşı'nda savaştı dimi?

Ben: Evet oğlum.

Çınar: İngiltere'ye yardım etti yani?

Ben: Hayır oğlum, o zaman İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu karşı taraflarda savaştaydılar. Atatürk 1.Dünya Savaşı'ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu yenilince ve kazanan ülkeler Osmanlı topraklarını paylaşırken Kurtuluş Savaşı'nı başlattı ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurdu.

Çınar: Anne, ben okul projemi Atatürk ile ilgili yapmaya karar verdim. Başlığı da Atatürk / Turkey's Hero olacak.


Yok canım ağlamadım, gözüme bişey kaçtı :)




19 Mayıs 2020 Salı

Göçmen kadınlar Covid'i döver!!





Dün Ayşe Arman'ın Sertab Erener ile yaptığı röportajı okudum, Covid süreciyle ilgili canım Sertab demiş ki "Saçımı kendim boyadım, domestik Sertab'a geri döndüm, temizliğe, bulaşığa,ev işlerine.. İnsan mecbur kalınca herşeyin üstesinden geliyormuş"



Göçmen kadınların, bu mecbur kalınca herşeyin üstesinden gelmesi tam olarak göçtükleri zamana tekabül ediyor aslında, Covid ile falan ilgisi yok. Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane gibi.. Türkiye'deyken bir tane, göçünce bin tane kadın çıkıyor içinden. Hem de senin bile varlığından haberdar olmadığın..



Zayıf sandığın bir özelliğin göçünce sana avantaj olarak da dönebiliyor. Benim kurumsal hayattaki en zayıf özelliğim olan "iş delege edememe" göçünce çok işime yaradı mesela. Her işi yapmak zorunda kalmak çok da şoka uğratmadı beni.



Ben buraya Türk standartlarına göre üretilmiş kocayla geldim, kendisine "İş bölümüne uygun, ev işlerine yardımcı, Avrupa bakış açılı koca" uygulamasını indirip de hayat benim için kolaylaşana kadar benim içimden şunlar çıktı:



Aşçı: Aslında yemek işi burda kolay. Marketlerde hazır yemek seçenekleri çok fazla. Çocuklarım düzgün beslensin, içinde ne olduğunu bileyim demiyorsan mesele yok. Ben göçtüğümde küçük oğlum 1.5 yasında bile değildi, beslenme benim önemsediğim bir konu, o zaman haydi mutfağa..



Tamirci: Bozulan birşey için tamirci çağırmak yerine araştırıp kendimiz tamir etmeye çalışıyoruz artık. Yaşasın Youtube videoları! Mutfağının zeminini laminat kaplayan, bahçesine shed yapan arkadaşım var, hayranlıkla izliyor, 40 fırın ekmek sonra onun seviyesine gelmeyi hayal ediyorum :)



Organizatör: Alışveriş yap, yemeği hazırla, yapılacak işleri hallet ama okul çıkış saatine de yetiş, yarının toplantısına hazırlan, gömlekleri ütüden al, çocuklara okul çıkışı atıştırması ayarla, işle ilgili yapman gereken araştırmayı yap... Buna 50 madde daha ekleyebilirim de okuyucuyu baymamak için burda kesiyorum..



Bahçıvan: İtinayla çiçek öldüren ve "Ben alırsam nasıl olsa ölecek bari sebebi ben olmayayım" deyip almadığım bitkiler, çiçekler artık yaşar oldu. Ben de şaşkınım :) Gaza gelip bahçeye birkaç şey ektim, merakla izliyorum.



Bakkal çırağı: Burda marketi arayıp "bi ekmek, 2 süt diyemiyorsun", o zaman da iş başa düşüyor.



Temizlikçi: Senin temizlik anlayışın ile temizlik yapan kişininki uymayınca ya da temizliği yapan bir süre sonra üstünkörü temizlemeye başlayınca "ben bundan daha iyisini yapabiliyorsam neden temizlik konusunda yardım alıyorum" demeye başlıyorsun.



Terzi: Ah o pantalon paçaları, hala potsuz yapamasam da ilerleme kaydediyorum. Terzi yok mu diyeceksiniz, var elbette ama iki pantalonu £15e alıp sadece birinin paçası için £15 vermek bir türlü içime sinmiyor.



Tasarımcı: Allahım o bitmeyen kostümlü aktiviteler yok mu! Herbiri için kostüm alsan hem maliyet hem evde nereye koyacağım derdi. En iyisi kendi kostümünü kendin tasarla yeter ki çocuklardan süper fantastik talepler gelmesin. Şimdiye kadar melek, kuzu, Romalı asker ve Mısırlı kostümlerinin altından kalktım, önümüzdeki maçlara bakıyorum.



Vize memuru: Bu memleket "Gel canım, kafana göre takıl" demiyor tabi, bunun bir vize süreci, toplanan evrağı, tutturulması gereken cirosu, takip edilmesi gereken kuralları var.



Muhasebeci: İşi yürütürken tutturman gereken hedefler, o hedeflerin hesabı kitabı var.



İş kadını: Kurup devam ettirmek gereken bir iş, yeni müşteri bulması, pazarlaması, satması var



Amele: Bu süreçte herşeye yetişmeye çalışırken baktım ki balataları yakıyorum, yeni bir hobi edineyim dedim. Normal insan örgü, nakış, boyama falan yapar. Ben kalktım çimentodan objeler yapmaya merak sardım, baya baya çimento kardığım bir dönem oldu :)



Bizdeki "Kadın dediğin sokakta hanımefendi, mutfakta aşçı..." lafı biz göçmüş kadınlar için " Sokakta bakkal çırağı, mutfakta aşçı, okulda kostümcü, işte patron, salonda terzi, banyoda amele, bahçede muhasebeci...."



Demem o ki: Eyyyyy Covid, biz senden önce zaten içimizdeki potansiyeli fark etmiştik. Bizi "kendi işini kendin yap" politikasıyla yıldıramazsın!!!





13 Şubat 2020 Perşembe

ILR



ILR*


Bu 3 harfin arkasında...



Tam 5 yıl var,

Gözyaşı, endişe, korku, durmadan hortlayan "acaba"lar var,

Değiştirilen vize kuralları yüzünden uğranılan mağduriyet var,

Mağdur da olsan vazgeçmemek var,

"Yoksa beceremeyecek miyiz" ve "Fena da gitmiyoruz ha" var,

Türkiye'de bıraktıklarına karşı özlem, vicdan azabı, suçluluk hisleri var,

Azim, inat, çalışkanlık, nerden geldiğini bilmediğin bir kuvvet var,

İçsel yolculuklarda alınmış uzun yollar var,

Kendi gücüne, becerine şaşırma var,

Bu yola beraber çıktığın eşin, çocuğun için şükür var,

Avukat ve muhasebecinle yaptığın (bazen sakin bazen gergin) 118 toplantı, 4 kavga, arada gidip gelen 2376 mail var,

Brexit belirsizliği var,

Karafatma gibi yeni koşullara adapte olma becerisi var,

Şikayet etmeyi kesip sonuç üretmeye çalışmak var,

Hayatta yapamam, beceremem dediğin şeyleri becerebilmiş olmanın haklı gururu var,

Bu süreçte hayatına giren ve hayatından çıkan insanlar var,

Sen kendine inancını kaybetmişken "Saçmalama, sen bunun da altından kalkarsın" diyen, sana senden çok güvenen sağlam kayalar var,

"Ben bittim" deyip devrilmeye başladığında sana omuz verip tekrar ayaklarının üstünde dikleştiren bir eş, bilmediğin yerden gelen sorularla test edilen bir evlilik var,

"Onlar için iyi bir şey mi yapıyoruz, yoksa büyük aileden uzak kaldıkları için ilerde bizi suçlayacaklar mı?" diye gözlerinin içine baktığım iki oğul var,

Kısa sürede alınmış bir sürü hayat dersi var,

Dün ILR'ımızı aldığımız için kutlamaya gelen dostlarımıza dediğim gibi "Ben eskiden "kötü gün dostu" olmaya inanırdım. O zamanlarki en yakın dostum düğünümden 2 gün önce seyahate gitmeye karar verip beni düğünümde yalnız bırakınca "iyi gün dostu" olmaya da inanmaya başladım." Iyi günümüzde de yanımızda olan kıymeti anlatılamaz dostlar var..



Şimdi kutlama var, şükür var, hak ettik duygusu var, suratta engellenemez bir sırıtış, adımlarda bir hafiflik var..



Darısı bu yolda mücadele edenlerin başına :)



*ILR: Indefinite Leave to Remain; Süresiz oturum hakkı





10 Ocak 2020 Cuma

Göçmen olmanın en boktan tarafı!

Anne olduğumdan beri "Annelik bitmeyen bir vicdan azabı hali" diyordum ki göçmenlik de aynı, hiç bitmeyen bir vicdan azabı ve sorgulama hali..


Önceki gece kayınvalidem arayıp "yarın sabah babanız ameliyat oluyor" deyince ilk şoku yaşadık. Babamız ameliyat olacak, biz orada olamayacağız, ameliyata girdiğini, ameliyattan çıktığını göremeyeceğiz, annemize, abimize destek olamayacağız diyen vicdan azabı gelip oturdu omzuma. Çok şükür ameliyat iyi geçti, herşey yolunda gitti, babam odaya geldi. Onun iyi olduğunu haber vermek için annemi aradım ve şu diyaloğu yaşadık:


"Anne, babam odaya gelmiş, ameliyat iyi geçmiş, her şey yolundaymış"

"Çok şükür, geçmiş olsun, bu akşam ziyaretine gideceğiz. Yarın sabah da ben ameliyat oluyorum!!!"


Şaka mı bu? Gerçekten bu acil durumlar ve ameliyatlar benim ülkeden çıkamayacağım zamanı mı bekliyor? Vize yenileme başvurumuzu yaptığımız için şu an ülkeden ayrılamıyoruz. Bundan 4 yıl önce de aynı şeyi yaşadık, bizim pasaportlar başvuru için Home Office'deyken annem kalçayı kırdı, ben üzülmeyeyim diye bana haber vermediler, şüpheli konuşmalarından bir terslik olduğunu anladım ve tam olarak ne olduğunu anlamadığım için kurdum durdum. Sonunda olanları ve bana haber vermediklerini öğrenince de çok kızdım ve bir daha benden saklamamaları için epeyce dır dır yaptım. Gerçi annemin yine de saklayacağını bildiğim için benden saklamama görevini kuzenime verdim. Sağolsun görevi layığıyla yerine getirdi. Annemi nasıl korkutmuşsa annem bana kendisi söylemek zorunda kaldı :)


Bugün annem ameliyattayken omzumda oturan vicdan azabı aldı sazı eline:


"Bak işte göçmemiş olsaydın şimdi annenin yanında olabilecektin"

"Ameliyattan çıkana kadar burda elinde telefonla beklemek yerine sevdiklerinle orda bekleyecektin, iki kelam edip birbirinize moral olacaktınız"

"Doktora merak ettiğin her şeyi sorabilecektin"

"Kadının iki çocuğu var ve sadece biri yanında, sen uzaktan bakıyorsun"

"Aile dediğin bu tip durumlarda bir arada olmak için, senin burda ne işin var"

"Bu gece annene hastanede sen refakat edecektin"

"Eve döndüğünde yemek yapacaktın, geçmiş olsuna gelenleri ağırlayacaktın"

"Çocuklarımın geleceği için göçtüm diyorsun, çocuklar böyle durumlarda anneanne/dedelerinin yanında olamıyor, değer mi?"


Konuştu da konuştu...Bu sorulara ne kadar akıllı, mantıklı cevaplar vermeye çalıştıysam da aklım değil duygularım galip geldi.


Sonunda annem ameliyattan çıktı, kendine geldi, doktor herşeyin normal olduğunu söyledi de rahat bir nefes aldık.


Göçmeye karar verdiğinizde bu tip durumların yaşanabileceğinin farkında olsanız bile başınıza gelince çok da soğukkanlı kalamayabiliyorsunuz.

İşte bu tip durumlar için hepinize sizden gerçekleri saklamayan bir kuzen, ameliyatta annenizin yanında olacak, sonrasında refakat edecek bir abi/abla (şu an benim için abimin eşi) ve size sakin kalmanız icin bol sabır dilerim.

Vicdan azabıyla baş etme yolu mu? Ben bulamadım, siz bulursanız bana da söyleyin..





3 Ekim 2019 Perşembe

İngiltere'de acil servis!





















İngiltere'de ilk acil servis deneyimimizi de yaşadık, vatana millete hayırlı olsun!


Bu vesileyle sizler için tıbbi İngilizce  sözlüğü hazırladım, yazıyı okurken faydalanın da benim gibi saf saf "Kırık diil ya, kırık olsa broken derler" deyip rezil olmayın :D


GP: General Practice, mahalledeki doktor, aile hekimi dengi.

A&E: Accıdents and Emergency, ortalama bekleme süresi 3-4 saat olan, beklerken kendi kendinize iyileşmenizi uman her daim kalabalık servis. Allah düşürmesin servisi olarak da bilinir.

X-Ray: Röntgen (Bunu bilmiyorsanız dünyanın en sağlıklı insanı olabilirsiniz, tebrikler)

Nurse: Hemşire (Röntgene ilk bakıp yorumlayan ama doktor olmayan dolayısıyla da benim gibi tipleri çok da tatmin etmeyen kişi. Ayrica kulak yikayan, smear alan, aşı takibi de yapan kişi)

Fracture: Bir kemik parçasının anakaradan ayrılarak hafifçe uzaklaşması (Bildiğin kırık işte!, broken desene fracture neymiş!)

Plastic Surgery : Burda el ile ilgili durumlara bakan birim. (Plastik cerrahiyi duyunca ameliyatlık bir durum mu var diye betim benzim atmış olsa da bu ülkedeki normal prosedürmüş)

Consultant: Çok hasta gören tecrübeli ve konusunun uzmanı doktor, servis şefi. (NHS'te çalışan doktor bir arkadaşımdan öğrendiğime göre bizdeki profesöre denkmiş)

Splint: Alçı, atel

Hand therapist: El terapisti, parmağı alçıya alan ve devam kontrollerini yapan kişi ( Bir nevi doktor olduğunu umuyorum)

Follow-up appointment: Kontrol randevusu (Parmak kırıldıktan 5 gün sonraya anca verilen randevu)



Geçen hafta Demir okuldan baş parmağı şişmiş olarak geldi. Beden dersinde basket oynarken top sert gelmiş, parmağı ters dönmüş. Morluk, şişlik ve ağrıyı görünce bir doktor görsün istedim ama durum acil servislik mi emin olamadım.

Önce GPmize gittik, neyse ki yarım saat sonraya randevu verdiler. Parmağı gören doktor "fracture mu yoksa tendon ile ilgili birşey mi emin değilim" deyip bizi röntgen için başka bir hastaneye gönderdi.

O hastanedeki nurse röntgeni görüp fracture deyince , Demir hayırlı olsun, parmağını çatlatmışsın dedim. Çünkü kırık olsa break der broken der , ne bileyim bunlara benzer birşey der. Kelimeyi bilmiyorsan mevzuya en yakın konuya bağla, al sana Fracture= Çatlak! Değilmiş! Röntgeni görünce İngilizcem yerine oturdu. Fracture baya baya kırıkmış, meğer Demir'in parmağı kırılmış! Ve hatta acil serviste plastik cerrahin görmesi gerekiyormuş!

Kırık olduğunu anladığım anın şokunu atlatamadan bir de cerrahi lafları geçmeye başlayınca soğukkanlı kalmaya çalışan ben inceden paniklemeye başladım. Üst üste bilmediğim yerden geliyordu, İngilizce kelimeler beynimde yerini bulamıyordu! Nurse başka bir hastanenin acil servisini arayıp ulaşamayınca parmağı bandaja aldı elini de kalp hizasının üstüne getirerek sardı ve bize "Eve gidin, ben hastaneye ulaşınca size haber vereceğim ama büyük ihtimal yarın çağırılar"dedi.

Tıpış tıpış eve geldik, yarım saat sonra telefon geldi ve hastaneye hemen gitmemizi, gidişimizden hastanenin haberi olduğu için beklemeden hemen resepsiyona gitmemizi söyledi. Söylenenleri aynen yaptık, 2 saat beklemenin sonunda "ben plastik ekibindenim" diyen ama bana plastik departmanının stajeri/fotokopi çekeni/çay getireni izlenimi veren tıfıl bir çocuk parmağa baktı (gözüyle!)  yalandan dokundu, röntgene baktı, atel takıp "Şimdi gidin, bu hafta içinde sizi arayıp follow-up appointment verecekler"dedi. Ateli çıkarırsak tekrar takarken kullanalım diye bir rulo bant verdi, ilaç dedim, ağrı olursa parasetamol ver dedi ve ilac / reçete vermeden bizi gönderdi.

Ertesi gün hastaneden arayıp 5 gün sonraya Consultant'tan randevu verdiler. Gittik. Doktor baktı, 4 hafta splintte kalacak, hand therapist splinti yapacak, beni bir daha görmezsiniz ama hand therapist tekrar çağırabilir dedi. Hand therapist plastik bir malzemeden alçıyı yaptı. Demir'in en eğlendiği kısım bu oldu çünkü alçının rengini,desenini, kullanılacak bantları kendi seçti. Alçımın tasarımını kendim yaptım diye çok mutlu oldu :) Şu an parmak alçıda, bir sonraki randevu 2 hafta sonra hand therapist ile, iyileşsin diye bekliyoruz.



Bu kıyaslamayı yapmak istemiyorum ama kendimi de tutamıyorum. Eğer bu kırık biz Türkiye'deyken olsaydı Acıbadem'in aciline gidip röntgenini, alçısını hemen yaptırıp konu ile ilgili uzman ve iyi bir doktoru görüp çıkmıştık, Hatta ertesi gün morluk artınca telefon edip ulaşabileceğim bir doktor numarası da vermişlerdi. Biliyorum Türkiye'deki özel, burdaki devlet, karşılaştırmayı eşit koşullarda yapmıyorum ama bir parmak kırığı için 5 gün beklemeyi de anlayamıyorum.


Ilk acil servis deneyimimizi bu kadarla atlattigimiz ve daha fazla Ingilizce saglik terimi öğrenmek zorunda kalmadigim icin sukretsem de burdaki saglik sistemine iki cift sozum var:

Bak Ingiliz sağlık sistemi, şimdi sana durumunu basit bir grafikle anlatayım, sen de kendine bir çeki düzen ver! Hadi canım!