Göçmenlik hayatımın öyle zamanları, olayları var ki, üzerinden yıllar da geçmiş olsa, hatırladığımda hala gözlerim dolup boğazım düğümleniyor.
Dün Demir'in 18.yaşını kutlarken o anlardan biri oğlumun bir sorusuyla aklıma geldi.
"Şaka maka yetişkin oldun, bugün 18 yaşındasın, bu ülkedeki ilk doğumgününü hatırlıyor musun?" dedim, "Senin kafede hüngür hüngür ağladığın doğumgünümü mü?" dedi.
Evet tam olarak da o doğumgünü...
Oğlumun 8.doğumgünü...
Londra'ya göçeli 54. günümüz olan doğumgünü...
Çocuklar için iyi okulların çevresinde, Londra'nın tüm bölgelerinde çıkılan keşifler, bölgeye karar verdikten sonra emlakçı, ev arama, ev bulma, evi tutarken uğraşılan bir sürü prosedür, taşınma, eşya alma, eşyalar bir türlü teslim edilmediği için önceki kiracıdan kalan 2 yatağı salonda yere atıp 15 gün onların üstünde yaşama, Türkiye'den getirdiğim cezvenin içinde 16 aylık bebeğe sebze çorbası yapmaya çalışma, soğuk hava derken bir de üstüne hayatımın en ağır griplerinden birini oldum. Yatak döşek yatıyorum, o gün eşim iş görüşmesine gitmiş, evde çocuklarla yalnızım, ben o kadar halsizim ki oğlum gelip "Anne acıktım" diyor, "Tamam geliyorum" diyip ateşten uyuyakalıyorum. 3 gün böyle hasta ve perişan geçerken bu sefer Demir hastalanıyor. Hem de doğumgününde. Daha mahalle doktoruna kayıtlı bile değiliz, gidip durumu anlatıyoruz ve randevu istiyoruz. Şans eseri 1.5 saat sonrasına randevu veriyorlar. Hava hem soğuk hem çok yağmurlu, eve gitmektense yakındaki kafede oturup beklemeye karar veriyoruz.
Ve orda beklerken fark ediyorum ki burda öğleden sonra olmuş, demek ki Türkiye'de akşamüstü ve hala hiç kimse aramamış.
Ne büyükanneler ne büyükbabalar, ne dayılar, ne amcalar, ne kuzenler, ne bizim arkadaşlarımız.
Zaten düşük olan moralimle kafama bir sürü düşünce üşüşüyor ve o düşünceler canımı çok acıtıyor.
"Arkadaş grubumuzun ilk bebeği, doğumgünü için her yıl farklı gruplarla en az 3 kutlama yapılan Demir'i bu sene kimse aramıyor. "Gözden uzak gönülden de mi uzak oluyor? Daha geleli 2 ay bile olmadı ve şimdiden unutulduk mu? Ne kolay gözden çıkarıldık. Bizim burda ne işimiz var. Çocuk da hasta oldu zaten. Buraya gelerek hata mı yaptık, çocuklara kötülük mü yapıyoruz" cümleleri zihnime dolarken beni upuzun bir ağlama alıyor ve Demir bunu hala hatırlıyor.
Doktordan antibiyotikle çıkıp kös kös eve gidiyoruz, tatsız tatsız otururken birden telefonlar sel olup akmaya başlıyor, Aynı anda hem benim hem eşimin telefonundan doğumgünü aramaları gelmeye başlıyor. Meğer herkes gün içindeki koşturmamız bitsin de Demir ile rahat rahat konuşsunlar diye akşamı beklemiş. Aramalar bitince Demir mutlu mutlu diyor ki "Anne, uzaktayız ama herkes doğumgünümü hatırladı, herkes beni aradı" :)
Burda geçirdiğimiz 10 yıl boyunca kimse Demir'in doğumgününü unutmadı, üstüne üstlük burda edindiği kendi arkadaşları ve bizim arkadaşlarımız sayesinde doğumgününde arayanlar listesi daha da kabarıklaştı.
Bugün elimizde, hayatının çoğunu burda yaşamış "İyi ki gelmişiz" diyen 18 yaşında bir yetişkin var.
10 yıl önceki bu olayı hatırladığımda gözlerimin dolması da o günkü korkmuş, ne yapacağını bilemeyen, aldığı göçme kararını sorgulayan, bu sorumluluğun altında ezilen, yine de korkularını ve endişelerini belli etmemeye çalışıp dik durmaya uğraşan Gizem'e üzülmemden.
Şimdiki aklım olsa ona derdim ki "Saçmalama be kızım, tabi ki kimse sizi unutmadı, gözden de çıkartmadı. Ateşin yükseldiği için kafan doğru çalışmıyor. 2 Parol, 1 bardak portakal suyu çak, hepsi geçecek" :)