17 Mart 2025 Pazartesi

Göçmenlik travması #658489578

 


Göçmenlik hayatımın öyle zamanları, olayları var ki, üzerinden yıllar da geçmiş olsa, hatırladığımda hala gözlerim dolup boğazım düğümleniyor.


Dün Demir'in 18.yaşını kutlarken o anlardan biri oğlumun bir sorusuyla aklıma geldi.


"Şaka maka yetişkin oldun, bugün 18 yaşındasın, bu ülkedeki ilk doğumgününü hatırlıyor musun?" dedim, "Senin kafede hüngür hüngür ağladığın doğumgünümü mü?" dedi.


Evet tam olarak da o doğumgünü...


Oğlumun 8.doğumgünü...


Londra'ya göçeli 54. günümüz olan doğumgünü...


Çocuklar için iyi okulların çevresinde, Londra'nın tüm bölgelerinde çıkılan keşifler, bölgeye karar verdikten sonra emlakçı, ev arama, ev bulma, evi tutarken uğraşılan bir sürü prosedür, taşınma, eşya alma, eşyalar bir türlü teslim edilmediği için önceki kiracıdan kalan 2 yatağı salonda yere atıp 15 gün onların üstünde yaşama, Türkiye'den getirdiğim cezvenin içinde 16 aylık bebeğe sebze çorbası yapmaya çalışma, soğuk hava derken bir de üstüne hayatımın en ağır griplerinden birini oldum. Yatak döşek yatıyorum, o gün eşim iş görüşmesine gitmiş, evde çocuklarla yalnızım, ben o kadar halsizim ki oğlum gelip "Anne acıktım" diyor, "Tamam geliyorum" diyip ateşten uyuyakalıyorum. 3 gün böyle hasta ve perişan geçerken bu sefer Demir hastalanıyor. Hem de doğumgününde. Daha mahalle doktoruna kayıtlı bile değiliz, gidip durumu anlatıyoruz ve randevu istiyoruz. Şans eseri 1.5 saat sonrasına randevu veriyorlar. Hava hem soğuk hem çok yağmurlu, eve gitmektense yakındaki kafede oturup beklemeye karar veriyoruz.


Ve orda beklerken fark ediyorum ki burda öğleden sonra olmuş, demek ki Türkiye'de akşamüstü ve  hala hiç kimse aramamış.


Ne büyükanneler ne büyükbabalar, ne dayılar, ne amcalar, ne kuzenler, ne bizim arkadaşlarımız.


Zaten düşük olan moralimle kafama bir sürü düşünce üşüşüyor ve o düşünceler canımı çok acıtıyor.


"Arkadaş grubumuzun ilk bebeği, doğumgünü için her yıl farklı gruplarla en az 3 kutlama yapılan Demir'i bu sene kimse aramıyor. "Gözden uzak gönülden de mi uzak oluyor? Daha geleli 2 ay bile olmadı ve şimdiden unutulduk mu? Ne kolay gözden çıkarıldık. Bizim burda ne işimiz var. Çocuk da hasta oldu zaten. Buraya gelerek hata mı yaptık, çocuklara kötülük mü yapıyoruz" cümleleri zihnime dolarken beni upuzun bir ağlama alıyor ve Demir bunu hala hatırlıyor.


Doktordan antibiyotikle çıkıp kös kös eve gidiyoruz, tatsız tatsız otururken birden telefonlar sel olup akmaya başlıyor, Aynı anda hem benim hem eşimin telefonundan doğumgünü aramaları gelmeye başlıyor. Meğer herkes gün içindeki koşturmamız bitsin de Demir ile rahat rahat konuşsunlar diye akşamı beklemiş. Aramalar bitince Demir mutlu mutlu diyor ki "Anne, uzaktayız ama herkes doğumgünümü hatırladı, herkes beni aradı" :)


Burda geçirdiğimiz 10 yıl boyunca kimse Demir'in doğumgününü unutmadı, üstüne üstlük burda edindiği kendi arkadaşları ve bizim arkadaşlarımız sayesinde doğumgününde arayanlar listesi daha da kabarıklaştı.

Bugün elimizde, hayatının çoğunu burda yaşamış "İyi ki gelmişiz" diyen 18 yaşında bir yetişkin var.

10 yıl önceki bu olayı hatırladığımda gözlerimin dolması da o günkü korkmuş, ne yapacağını bilemeyen, aldığı göçme kararını sorgulayan, bu sorumluluğun altında ezilen, yine de korkularını ve endişelerini belli etmemeye çalışıp dik durmaya uğraşan Gizem'e üzülmemden.

Şimdiki aklım olsa ona derdim ki "Saçmalama be kızım, tabi ki kimse sizi unutmadı, gözden de  çıkartmadı. Ateşin yükseldiği için kafan doğru çalışmıyor. 2 Parol, 1 bardak portakal suyu çak, hepsi geçecek" :)

5 Mart 2025 Çarşamba

Çayda dem, göçmenlikte kıdem!



Göçmenlikte kıdem olur mu? 10 yıl önce göçenle 3 yıl önce göçen bir olur mu? 30 senedir bu ülkede yaşayanla 7 senedir burda yasayanın derdi, konusu bir olur mu?

Bence göçmenlikte kıdem farkı oluyor. Daha doğrusu bence göçmenlik içinde jenerasyon farkı oluyor ve her jenerasyon yaklaşık 2-3 yıla tekabül ediyor.

Ben buraya ilk taşındığımda benden önce taşınmış olanlara mezuniyetine günler kalmış üniversite öğrencisi, kendime de daha ilkokul 2ye geçen, eğitim hayatının taaa başında bir çömez gözüyle bakıyordum. Önümde verilecek bir sürü sınav, alınacak pek çok ders vardı. Oysa 4-5 sene önce gelenler tüm zorlukları aşmış, burdaki hayata alışmış, düzenini kurmuş, arkadaş çevresini oturtmuş, çoluğunu çocuğunu okula yerleştirmiş, hikaye bir fantastik kitapta geçiyor olsa "Yarı Tanrı" mertebesine ulaşmış insanlardı bence. Meselenin vatandaşlığı almış olmakla ilgisi yoktu, mesele o insanların başka bir ülkede rutinlerini oturtmuş olmasıydı.


Bu jenerasyon farkını en net şekilde  mahalledeki Türk kadınların buluşmalarında hissediyordum. İlk buluşmalarda grubun çömezi olarak benden daha tecrübeli olanlardan birşeyler öğrenmeye çalışırken yıllar geçip de ben eskiyince konuların ne kadar değiştiğini gördüm. Her jenerasyonun sohbet konusu farklıydı. Daha eskilerin ana konuları ev almak, mortgage danışmanı, henüz okula başlamamış çocukları için eğitim planları, iyi eğitim danışmanları, çocukların aktiviteleri, kendilerinin sanat, seramik kursları iken o zaman yeni olan ben, banka hesabı açmak, ev tutmak, şirket kurmak gibi çözülmesi imkansız bir sarmalın içindeydim. Banka hesabı açmak için kalıcı bir adres göstermem gerekiyordu, kısa dönem için tuttuğumuz Airbnb'nin adresi kabul edilmiyordu, banka hesabı açamadığım için şirket faaliyete geçemiyordu, uzun dönem tutmak istediğim evi emlakçı bize vermiyordu, kira sözleşmem olmadığı için çocuğum okula kayıt olamıyordu. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyordu?! Ben bunlarla boğuşurken benden eskilerin konuları bana tünelin sonundaki ışık gibi geliyordu ve bir an evvel ben de o ışığa ulaşmak istiyordum :)


Yıllar geçti, buluşmalar devam etti. Bir buluşmada fark ettim ki ben eskimişim. Kaç yıldır burda olduğum sorusunun cevabı insanlarda "ooo siz geleli baya olmuş, biz daha yeniyiz" etkisi yaratmaya başlamış. Yeni gelenlerin konuları benim bitirdiğim ünitelerden, herkes bildiğim yerden soruyor :)  Sohbet ilerledikçe grup içinde mikro gruplar oluştu ve bir baktım herkes kendiyle aynı dönemde gelenlerle sohbet etmeye başladı. Grupların sohbet konuları farklı. Kimi eskimiş ve bir üst jenerasyonun konularına geçmiş, kimi banka-adres-iş-okul-tavuk -yumurta sarmalında. Her jenerasyonun derdi, o günkü gündemi farklı.


Göçmenlikte jenerasyonlar doğduğun yıla göre değil, yeni ülkene göçtüğün tarihe göre oluşuyor. Gerçek anlamda jenerasyon farkımız olmasa da ve yaşlarımız birbirine çok yakın olsa da geliş zamanlarımıza göre oluşmuş farklı jenerasyonlarız. Genellikle yakın arkadaşlıklar jenerasyondaşlıktan başlayıp ilerliyor. insan ister istemez gündemi, konusu benzer olan ile yakınlaşıyor. Aynı konuyu aynı zamanda yaşayınca birbirini daha iyi anlıyorsun, destek oluyorsun, içini döküyorsun, daha çok paylaşıyorsun. Konuların, sorunların jenerasyondaşınla benzer şekilde dönüşüyor. Çevremdeki arkadaş gruplarına baktığımda gördüğüm aynı dönemde gelenler daha sıkı arkadaş olmuşlar. Benim burdaki yakın arkadaşlarımın çoğu benimle aynı dönemde gelenler. Benden eski ve benden yeni arkadaşlarımın sayısı göçmen jenerasyondaş arkadaş sayısından daha az.  Demek ki ben de ortak konulardan, ortak mücadelelerden bağlanmışım yakın arkadaşlarıma. 

O zaman yaşasın jenerasyonculuk!

26 Şubat 2025 Çarşamba

Hello again!

                                                          


Yeniden merhaba sevgili okuyucu,


Bir süredir yazmıyordum ama bir sor bakalım neden yazmıyordum :)


Bu bloğu yazmaya başlamamdaki amaç İngiltere'ye göçme yolunda yaşadıklarımı yazıp hem içimi dökmek hem de benim gibi göçmek isteyenlere gerçek hayatta yaşananlarla ilgili fikir vermekti. Yazarken hiç parlatmadım, hiç olmayanı olmuş gibi yansıtmadım, yere düşüp canım yandığında "acımadı ki" demedim. Hayat üstümden geçtiğinde de iyi gittiğinde de olduğu gibi paylaştım. Devamlı okuyanlar en ağlak zamanlarıma da keyifli anlarıma da şahit oldu. Çok yalnız hissettiğim, anlamakta zorlandığım, alışamadığım, sorguladığım, parasız kaldığım, zırıl zırıl ağladığım zamanlar da oldu, "iyi ki gelmişiz, şu koşullar burda daha iyi, bu yaklaşımlar bana daha uygun, ben bunu bu yaşıma kadar böyle yapmıştım/ düşünmüştüm ama bak böyle de yapılabiliyormuş" dediğim de oldu.  


Vatandaşlık yolunda yazdım, paylaştım sonra vatandaşlığı alınca sanki bu blog görevini tamamladı gibi hissettim. Göçmekle ilgili anlatacaklarım bitince bloğun işi bitti gibi geldi ve yazmayı bıraktım. Aslında bitmemiş sadece dönüşüyormuş.


Evet vatandaşlığı alınca bir rehavet gelmiş, olanlara ilk günkü iştahlı merakla bakmayı bırakmışım. Hedefe ulaşıp pasaportu alınca bir duyarsızlık, bir farkına varmama hali gelişmiş. Bunu fark edince anladım ki aslında lisedeki Fransızca edebiyat hocam rahmetli Michel Tagan'ı anlayacağım yaşa gelmişim. 16 yaşında aklım havadayken saatlerce anlatmaya çalıştığı Albert Camus'nun indifference kavramı benim bünyede 30 sene sonra anlam bulmuş, benim sisteme anca yüklenmiş.  O zaman ben artık silkinip kendime geleyim, eylemlerimi sürdüreyim dedim :)


Hoşbulduk :)


20 Mayıs 2022 Cuma

İngiltere'nin Büyük Eksikliği! Şok Şok Şok!

İnsan burdaki her deneyiminden yeni bir şey öğreniyor valla. Yeni ders konumuz İngiltere'de oy vermek, vardığım sonuç "Bizden öğrenecekleri çok şey var!"


2 hafta önce burda ilk kez oy verdik. Reşit olduğumdan beri oy veririm, ilk kez böyle bir oy verme şekli gördüm ve anladım ki bu İngilizler oy vermeyi bilmiyor. Bundan daha büyük eksiklik olabilir mi!!


Daha önce burda oy veren arkadaşlarım başkasının yerine oy verilebildiğini, oyun postayla verilebildigini hatta oy verirken kimlik gerekmediğini ve oyun kurşun kalem kullanıldığını söylemişti ama bunlar bana hep sürreel bir hikaye gibi gelmişti. Hepsi gerçekmiş meğer!



Seçimden bir kaç ay önce eve postayla Poll Card denen, üzerinde adımız, adresimiz ve oy vereceğimiz yerin bilgilerinin olduğu kart geldi. Üzerinde de " Oy vermeye giderken bu kartı yanınızda getirmek zorunda değilsiniz ama getirirseniz işleminiz hızlanır" yazıyor. Haydaaa, madem lazım değil bana bunu neden gönderiyorsun güzel kardeşim?


Bizde muhtara seçmen listesi asılır, gidip kontrol ederiz ya, hiç öyle birşey olmadı.


Biz yine de kendi ülkemizden getirdiğimiz geçmiş oy verme tecrübemizle yanımıza kimlik, oy verme kartı, ne olur olmaz diye pasaport vs aklımıza gelen lazım olabileceğini düşündüğümüz ne varsa aldık gittik.


Bizde bir Pazar günü aktivitesi olarak okullarda yapılan seçimler burda Perşembe günü, okul yerine mahalledeki halk merkezleri ve kiliseler kullanılarak saat sabah 7 ile akşam 10 arasında yapılıyor.


Bizim oy vereceğimiz yere gittiğimizde ilk şoku yaşadım. Kapıdaki görevli sadece ismimizi sordu ve biz kimliklerimizi göstermeye çalışırken bizi durdurup kimlik göstermemize gerek olmadığını söyledi. Listeden adımızı bulup elimize 1 kurşun kalem bir de dandirikten bir oy pusulası verdi.



Bir kere biz katlayıp zarfa sokması bile olay olan çarşaf boyunda oy pusulalarına alışığız A5  boyutunda oy pusulası mı olur!


Hadi oldu diyelim, bir damga, mürekkebi ya çok az ya da fazla olduğu için "Ya kime oy verdiğim anlaşılmazsa, ya mürekkep başka kutucuğa bulaşırsa" stresi yaratan stampa da mı olmaz. Fakir annem bunlar!


Oy vermek için her tarafı kapalı kabin bile yapmamışlar, ben kafamı uzatıp yanımda oy veren kişinin pusulasına bakabildim. Tabi bunda yanımda oy verenin kocam olmasının da küçük bir payı olabilir :)


Oy vermek istediğiniz kişinin/partinin isminin karşısındaki kutucuğa kurşun kalemle bir çarpı koydunuz mu oy vermiş oluyorsunuz. Pusulayı zarfa falan koymadan öylece 2ye katlayıp sandığa atıyorsunuz, oy verdiğiniz için parmağınıza mürekkep de damlatmıyorlar. Onlar için kurşun kalem, A5 boyunda dandik oy pusulası hoop bitti gitti! Tabi bu prosedüre alışık bir İngiliz için. Benim için biter mi? Bitmez, çünkü sorularım var.


Mesela bu oylar torbalar sayılıp torbalara konduğunda o torbaları kim koruyacak?


Sandıkta her partiden temsilci var mı?


Oy çalınma ihtimaline karşı nasıl bir önlem alıyorlar?


Sabaha kadar oy çuvallarının başında kim nöbet tutuyor?


Oylar sayıldıktan sonra sandık sonuçlarını sivil halk nasıl doğruluyor, Vote and Beyond diye bir organizasyon var mı? Sandık sonuçları ordaki gönüllüler tarafından hangi sisteme nasıl giriliyor?


Seçim sonuçları açıklandığında aslında kazanan ama oyları çalınan aday nerde nasıl itiraz ediyor?


Oylar tekrar kimin gözetiminde sayılıyor?


Oyu çalınan adayı destekleyen halk nerde oy nöbetine gidiyor?


Peki kedi? Trafoya kedi ne zaman kaçıyor da elektrikler saat kaçla kaç arası kesiliyor?


Sandık görevlisi sorduğum sorulara boş gözlerle bakarken kocam kolumdan çekiştirip çıkarmasaydı bu soruların hepsinin cevabını öğrenebilirdim!! Neyse bir dahaki seçimlere artık!


P.S.: Sonuçlar ertesi gün açıklandı, sokakta kimse seçimden önce seçim muhabbeti yapmıyordu sonra da pek konu olmadı. Bu konuda en çok yorum sadece -bir kısmı henüz oy kullanmaya başlamamış olsa da- Türklerin olduğu mahalle Whatsapp grubunda yapıldı.

Bu İngilizlerin bizden öğreneceği çok şey var :)

19 Ocak 2022 Çarşamba

"İyi ki" mi "Keşke" mi?





Ülke değiştirmiş insanlar olarak sizin "İyi ki" leriniz mi daha çok yoksa "Keşke"leriniz mi?


"Oh ne iyi yaptım da geldim, bu deneyim bana çok şey kattı, çocuklarım için iyi yaptım, kendi kariyerim için çok doğru bir karar verdim, bu ülkede daha huzurlu, güvende ve mutluyum" mu yoksa "Keşke gelmeseydim, keşke kendi ülkemde kalsaydım" mi?


Bireysel olarak "İyi ki"leriniz çoksa ne güzel ama öte yandan Türkiye'de kalıp mutlu olmayan sevdikleriniz için üzülüp kendiniz için her "İyi ki" dediğinizde onlar için içiniz sızlıyor mu?  Ha pardon, göçmenlik de annelik gibi bitmeyen bir vicdan azabı haliydi di mi?!


Haftasonu Türkiye'de yaşayan 13 yaşındaki yeğenimle konuştuk. Yaklaşık 45 dakikalık konuşmanın sonunda onun ülkeye ve geleceğine dair endişelerinden ben depresyona girdim. Yeğenim durmadan gelen zamlardan, hayat pahalılığından, okulda doğru düzgün birşey öğrenmediğinden, ne öğreniyorsa sınavlara hazırlanmak için gittiği kursta öğrendiğinden, okuldaki çocukların saçı uzun olduğu için "Sen kız mısın" diye sorup onu kızdırmaya çalıştıklarından, kendisinin inadına pembe maske taktığından ve çocukların bununla da uğraştığından, dini inancının çocuklar tarafından sorgulandığından,  ülkedeki işsizlikten, üniversite mezunlarının kendi bölümlerinde iş bulamayıp çok düşük maaşlarla çok daha basit işlere razı geldiğinden bahsedip "Ben üniversiteyi bitirene kadar nerdeyse hayatımın 20 yılını okuyarak geçireceğim, sonunda iş bulamayıp kasiyer olacaksam neden okuyayım ki, benim o kadar yıllık emeğime yazık olmayacak mı? dedi. Gel de cevap ver bakalım! Çocuk herşeyin farkında zaten.


Biz çocuklar burda okusun, onlara başka bir ülke alternatifi verelim, emeklilik yaşımız gelince geri döner sakin bir yere yerleşiriz derken 7 yıldır Türkiye'de olanlara her dönüp baktığımda bu umudum sönüyor. Burda yaşıyor olsak da sevdiklerimiz ve doğup büyüdüğümüz topraklara sevgimizden gözümüz, aklımız hep orda. Kendimiz ve çocuklarımız için "İyi ki" desek de orda olan sevdiklerimiz için hep bir "keşke" var içimizde.


Değerli, birikimli ve iyi eğitimli bir sürü insan başka ülkelere gitme çabasında. Son iki haftada Türkiye'deki 3 farklı tanıdığımız buraya nasıl gelebileceklerine dair bilgi alabilmek için aradı, hepsi de çocuklarının geleceğinden endişeli.


Bizim mahallenin güncel haberi benim hem sanat hem duruş olarak çok çok beğendiğim iki ünlü Türk oyuncunun buraya yerleştiği.(İsimlerini yazıp insanların özel hayatına müdahale etmiş gibi olmayayım, bizim mahalle kim olduklarını biliyor zaten :) Ben de en yakın zamanda bir kafede karşılaşmayı umuyorum :)  


Bilim insanı, sanatçısı, akademisyeni, iş kadını, iş adamı...Yazık değil mi bu birikimde, bu değerde insanların kendi kariyerleri, çocuklarının geleceklerine dair endişeleri, güvende hissetmemeleri ve bunun gibi bir sürü sebep yüzünden başka ülkelerde yeni hayatlar kurma çabasına. Ülkende bir yere gelmiş, kendini kanıtlamışken, ülke değiştirip, bazen o yıllarca emek verdiğin kariyeri kenara koyup sıfırdan başlaman gerekiyor. Hem fiziksel hem ruhsal olarak o kadar zor ve yıpratıcı bir süreç ki bu. Kimisi hem bu zorlukların hem de parçalanan egosunun altından kalkamıyor, kimisi de resmen küllerinden tekrar doğuyor. İkisi de büyük emek, büyük özveri. Becerebilene de beceremeyene de sırf cesaret edip denediği için çok büyük saygı duyuyorum. 


Şu an tek derdinin oyun, arkadaş, gezmek olması gereken ülkemin güzel çocuklarının bu dertleri sırtlamadığı ve gelecekleri için endişelenmedikleri bir çocukluk hayal ediyorum.



8 Kasım 2021 Pazartesi

Unicorn promosyonlu İngiliz vatandaşlığı!






Valla neye niyet neye kısmet diye boşuna dememişler!

Benim bu yaşıma kadar hiç unicornlu bir şeyim olmadı. Ben küçükken zaten unicorn diye birşey yoktu dolayısıyla oyuncağı, tshirtu, aksesuarı, peluş figürü de yoktu. Sanırım kendisiyle tanışmam  ilkokul 3.sınıftayken She-Ra'nın atının unicorna dönüşmesine denk gelir. (Burdan yazarın yaşının 40+ olduğunu fark eden zeki okuyucu, sana bir çift sözüm var '"Bunu fark edebildiğine göre sen de 40+ sın ki!' :) 

Ben büyüdüm, unicorn moda oldu, ben de pek sevdim kendisini. Bir kere arkadaşın duruşu pozitif, bembeyaz tatlı bişey. Gözlerinden yıldızlar, poposundan gökkuşakları çıkıyor. Hep bir motivasyon hep bir enerji..Ben çocukken olaydın ya Unicorn! Neyse madem bana kısmet olmadı ben de çocuklarıma alırım derken orda da patladık. Erkek çocuklar Unicorn'a pek merak duymadı. Küçük oğlum bir ara "Anne Unicornlar çok tatlı dimi" dedi, demesiyle peluş bir tane alıp verdim eline, o da şaşırdı. "Kaç haftadır uzaktan kumandalı araba istiyorum almıyor, unicorn tatlı dedim, saniye sektirmeden aldı kadın, bu da bir çeşit, benim de hayattaki sınavım bu demek ki!" der gibi bir bakış yakaladım gözünde  :) Arkadaşlarımın kız çocuklarına mutlaka unicornlu hediyeler aldım, benim olmadı belki ama sevdiğim çocukların olsun..

Neyse artık kalbim ne kadar temizse benim de bir gün unicornum olacakmış, hem de hiç tahmin edemeyeceğim bir şekilde; İngiliz pasaportunun kapağında :)






Sen bunca senedir uğraş, didin, sonunda vatandaşlığını al, promosyon gibi bir de unicorn gelsin! Allah'ın hikmeti işte, ateistler bunu açıklasın :)

Şimdi madem sonunda vatandaş olduk,  pasaportu aldık, bir de üstüne unicornlandık, kutlamayacak mıyız? E kutlayacağız tabi!

Bu süreçte en zorlandığımız zamanlarda "Pasaportu bir alalım, vize derdi bitsin, bir sürü yere gideceğiz" diye kendimizi motive ediyorduk. Hak etmedik mi? Valla bu yoldan geçenler bilir, sonuna kadar hak ettik!

Düşündük taşındık bu pasaportu nerde siftahlamalı derken Roma'da karar kıldık. Unicornumuzu da aldık gittik. İtiraf ediyorum "Veni, vidi, vici" bizde biraz "Geldik, gördük, yedik ama ne biçim yedik, of be baya yedik, yalnız iyi yedik, biraz yürüsek de tekrar yemek için midemizde yer açılsa şeklinde karşılık bulmuş olabilir, pişman değiliz. Yine olsa yine yeriz :)

Madem bu pasaportla rahat geziliyor, bundan sonra nereyi yesek, pardon nereye gitsek diye bakıyoruz :))

Darısı vatandaşlığını almayı bekleyenlerin başına, Unicornunuza atlayıp dünyaları yersiniz inşallah!



P.S. 1: İngiliz pasaportuyla İngiltere'ye girmek çok kolaymış, polis ne soru sordu ne parmak izi aldı, öylece elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdik.

P.S. 2: "Türk vatandaşlığından çıkacak mısınız?" sorusu çok geliyor, İngiliz vatandaşı olunca Türk vatandaşlığından çıkmanız gerekmiyor, iki ülkenin de vatandaşı olarak hayatınıza devam ediyorsunuz.

P.S.3: "Vatandaş olunca hayatınızda ne değişecek" sorusu geldi. Oy verme, çok fazla ülkeye vizesiz seyahat edebilme benim için en öncelikli olanlar. Diğer değişiklikler başka bir yazının konusu.

8 Ekim 2021 Cuma

Yaşadığın yerden nefret etmemek için...



"Artık bu ülkede yaşamak istemiyorum, kendi ülkeme dönmek istiyorum, çocuklarımın okulu yüzünden kalıyorum ama burdan nefret ediyorum!"




Bu cümleyi Avrupa'lı bir arkadaşımdan duydum birkaç gün önce, o günden beri de söylediklerini düşünüyorum. Ben nefret ettiğim bir yerde ne kadar ya da hangi sebeple yaşayabilirdim? Eğer orda yaşamaktan başka çarem yoksa kendimi nasıl ikna etmeye çalışırdım?


Arkadaşımın burda kalmasının tek sebebi okula giden çocukları. Biri lisede diğeri ilkokulda. Kendini lisedeki çocuğunun üniversiteye gireceği zamana yani 3-4 yıl sonrasına motive edebilse belki onun için daha kolay olur ama o zaman da küçük çocuğuna aynı fırsatı verememiş olmanın vicdan azabıyla baş etmesi gerekecek. Şu anda ne çocukları ne de eşi kendi ülkelerine dönmek istiyor, hepsi burda yaşamaktan memnun. Böyle olunca da arkadaşım kendini iyice yalnızlaşmış hissediyor. Ülkesindeki ailesini, arkadaşlarını özlüyor. Buranın yağmurlu ve kasvetli havası sinirini bozuyor, bu iklim ona hala çok soğuk geliyor. Eğitim sistemini beğenmiyor, çocukların burda hiçbir şey öğrenmediğini düşünüyor. Çocukları yağmurlu havalarda okul gezisine götürmelerine, çocuğunun üşüyüp hasta olma ihtimaline deliriyor. İngiltere'nin Covid'i çok kötü yönettiğini düşünüyor. Son zamanlarda yaşadığımız benzin krizine öfkelenip kendini bir Afrika ülkesinde hissettiğini söylüyor. Bütün bunlara Merkür retrosu, önümüzdeki kısa ve karanlık kış günleri ile adet öncesi sendromu da eklenince hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Rahatsız olduğu herşeyi böyle peşpeşe sıraladığında ne kadar zorlandığını görüyor insan.


Göçmenlikte hepimiz farklı farklı bir sürü şeyden rahatsız oluyoruz, zorlanıyoruz, kabullenemiyoruz. Bir sürü zorlu sınavdan geçiyoruz. Kiminden kalıyoruz, kimini atlatıyoruz.


Göçmek sadece vücudunu bir ülkeden alıp diğerine götürmek değil, aynı zamanda dışardan görünmeyen çetrefilli bir iç yolculuğu. Yakınında seninle benzer yoldan geçenler varsa yol daha az dikenli oluyor. Konuşup paylaşınca senin geçtiğin yoldan onların da geçtiğini görüyorsun. Onlar da düşüp dizini kanatıyor. Onlar da senin gibi anlamaya, anlamlandırmaya, mantıksallaştırmaya çalışıyor. Onlar da kendi kalıplarını sorguluyor, kendi doğrularının yanlışlarının muhasebesini yapıyor. Sen zorlandığın konuyu anlatınca seni anlıyor çünkü konuyu onlar da biliyor, aynı dersi onlar da çalışıyor.


Yaşadığınız yerden nefret etmenize fırsat kalmadan sizinle aynı yolculuğa çıkmış olanlarla karşılaşmanızı dilerim. Konuşup paylaşmak, o yolculukta elele verip batan dikenleri beraber çıkarmak için..


"Bunun işe yarayacağını nerden biliyorsun" derseniz, benimle benzer yoldan geçen göçmen dostlarım var, elimi çok sıkı tutuyorlar :)